Son mesaj - Gönderen: M Yücel ERGİN - Pazar, 05 Eylül 2010 22:36
Tüm islam aleminin, kadir gecesini tebrik ediyor ve bu gecede yapılan dua ve yakarışların, islam âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını cenab-ı allah’tan niyaz ediyorum. Mehmet Yücel ERGİN
Tüm islam aleminin, kadir gecesini tebrik ediyor ve bu gecede yapılan dua ve yakarışların, islam âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını cenab-ı allah’tan niyaz ediyorum. Mehmet Yücel ERGİN
Ağustos 1999 Tarihinde, O büyük facia da ölen vatandaşlarımızı 11 yıl sonra tekrar rahmetle anıyoruz. Bir çok can aldı, bir çok yaralı kaldı o günlerden geriye, acılar, kaybedilenler asla unutulmaz, halen o günlerde bir yakınını kaybetmiş insanlara da ayrıcasabır diliyorum. 17 Ağustos 1999'u UNUTMADIK...
İnsanlık ve bebek düşmanı zamanımızın çağdışı yaratığı olan İsrail'i şiddetle kınıyor, ülkemizdeki samimi müslümanları da bu olaylar üzerinde fikir üreterek düşünmeye davet ediyorum. Cihat ugrunda şahadet 'e eren tüm yardımseverleri ve şehitlerimizi rahmetle anıyor yakınlarına ve insanlığa başsağlığı diliyorum ruhları şadolsun...
Bilgisayarın Tekrar Arıza Vermesi Nedeni İle Yayına Ara Verilmiştir.. İlerleyen Günlerde Bütün Mahallelerimizi İzlemek İçin 5-6 Kamera Yerleştireceğiz. Kameralar Takılana Kadar Yayın Verilmeyecektir... LÜTFEN BU KONUDA DUYARLI OLARAK DESTEK VERİNİZ... DESTEK GELMEDİĞİNDE YAYINI TAMAMEN KAPATMAK ZORUNDA KALACAĞIZ...
Günler geçip gidiyor. Gidiyoruz; geldiğimiz yere doğru gidiyoruz. Elest bezminde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına, "Evet, sen bizim Rabbimizsin!" diye karşılık verdiğimiz, Allahımız’a gidiyoruz. Gitmiyorum diyenler de gidiyor. Bu satırları yazarken birkaç gün önce aramızda ayrılan merhum Mevlüt amca (namı değer Menderes) geliyor aklıma. Biz onu hep Menderes amca olarak bilirdik. 1980’li yılların sonları. Öğrencilik yıllarım. Yine böyle bir ramazan ayı mevsimi. Köydeki camide teravih namazı kılıyoruz. Mevlit amca ile ben hoca dedemin imam olduğu yıllarda müezzinlik için aramızda tatlı bir rekabet yaşar acaba hangimiz müezzinlik yapacak diye heyecanlanırdım. Yıllar önce yaşanan bu tatlı rekabet gözümün önünden film şeridi gibi akıp geçiyor. Hoş sesli ve çalışkan mevlit amcamız da ayrıldı aramızdan. Gitti öteler ötesine. Bir ramazan ayının arifesinde. Yakınlarına başsağlığı diliyor. Ruhu şad makamı cennet olsun. Hakk ve hakikat karşısında inadına ayak diretenler de gidiyor. Dün Recep, bugün Şaban derken mübarek üç aylarının son dilimi Ramazan ayına başlamışız. Camiler dolup taşıyor. Mukabeleler okunuyor. İftar sofralarında dostlar bir araya geliyor. Rabbim müsaade ederse bizde köydeki dostlarla bu ramazanda bir ve beraber olacağız. Şu mübarek Recep’ten, Şaban’dan bir şey anlamadık, bir şey alamadık diye hayıflananlarımız çoğunlukta. İşte Ramazan da gelip çattı; ama şu halimize bakın Allah aşkına, mübarek bir aya adım atıp atmadığımız belli değil, diyerek pek çoklarımız iç çekiyoruz. Aslında ilk insandan bugüne zaman hep aynı… Ya yürekler, ya gönüller. İşte fark burada. Geçmiş mübarek ayları bugünkülerden farklı kılan nokta burası. Yürekler, gönüller… Her gönül kendi Ramazan’nını, kendi üç aylarını yaşar. Kişinin Ramazan’ı yüreği kadardır, gönlü kadardır. Üç aylarının "eskisi gibi tadı" kalmamış, Ramazan’ların "eski feyz"i yoksa, bilelim ki, gönüller algılama gücünü yitirmiş, yürekler örselenmiş, kalpler perdelenmiş... Yoksa günler aynı günler. Regaib, Berat, Kadir ve Miraç kandillerinde, üç aylarında, Ramazan’da ve sair mübarek günlerde Arş’ından dünya semasına tecelli ederek "yok mu affedilmek isteyen affedeyim, yok mu rızık isteyen rızık vereyim" nidasıyla kapısına davet eden Alemlerin Rabbi olan Allah’ın daveti hep vakidir. Rahman Sûresi’nde beyan buyurduğu üzere O, her dem tecelli halindedir. O’nun yüce davetini duymak için kulak gerek, o mukaddes tecellilere mahzar olmak için gönül gerek, hissetmek için yürek gerek. Gönüller eskilerinki gibi arınmış ve yüce olursa; üç aylar da, Ramazanlar da eski Ramazanlar gibi feyiz dolu, muhabbet dolu olur.
Nerde o eski Ramazanlar diye hayıflananlar, yani hepimiz, nerede o eski yüce, sâf, tertemiz gönüller deyip "tam bir gönül seferberliği"ne girmemiz şarttır. Bu samimi hayıflanmanın gereği budur. Böylesi yüce bir gönüle kavuşmanın ilk ve vazgeçilmez şartı, "Yüce Allah’a ve O’nun son elçisi, peygamberlerin şahı Muhammed Mustafa’sına şeksiz, şüphesiz, hesapsız iman etmek"tir. Bu iman, ebedi hayat olan Ahiret’te "kurtuluşun tek yolu"dur. Bu şeksiz iman, insanı güzel insanlarla, güzel amellerle içli-dışlı yapar. İnsanı, en yüce ideallerle kanatlandırır. İç dünyamızdaki alaboralar ve etrafımızdaki hengâmeler arasında kendimizi yitiriyoruz. Aslımızı, yüreğimizi, gönlümüzü kaybediveriyoruz. O zaman da ne üç aylarımızın tadı kalıyor, ne Ramazan’ımızın, ne bayramımızın... Neyi arıyorsan O’sun sen, Diyor ya Mevlana. Bu vesile ile Ahiret’e göç eylemiş bilcümle büyüklerimize, hocalarımıza, mesai arkadaşlarımıza, yakınlarımıza, geçmişlerinize ve geçmişlerimize Yüce Allah’tan rahmetler niyaz ederim. Ramazanımız mübarek olsun…Baki selamlar…
TEBRİK : Uzun bir aradan sonra dünya evine giren kadim dostum ilkokul sınıf arkadaşım Maliki Ejder TURHAN’ı tebrik ediyor,ebedi mutluluk ve saadetler diliyorum.
Barış ve kar-deşliğin çimentosu sevgidir, diyerek söze başlamak istiyorum. Öyle ki; İnsanlar sevebildiği ölçüde erdemli in-san olabilme vasfı-na ancak ulaşa-bilirler. Unutmamalıyız ki; sevgi fedakârlıktır. Kişi kendisi için istediklerini karşısındakine de dileyebilmelidir. İnsanı insan yapan değerlere bağlı kalındıkça barışın, sevginin ve buna bağlı olarak tesis edilecek kardeşliğin önünde hangi engel durabilir ki!..
Bu kısa girişten sonra sözü Milli Eğitim Bakanlığının uyguladığı “Barış Köprüsü” projesine getirmek istiyorum.
Geçtiğimiz 21-27 Haziran tarihlerinde İl’imizden 122 öğrenci ve 15 öğretmen Siirt ilinde konuk edildi. Bölgede İl Milli Eğitim Müdürü olarak (1988-1991) görev yapmış olmam sebebiyle gezi kafilesini internet aracılığı ile izledim.
Kent yöneticileri, Sivil Toplum Kuruluşları ve halkı öğrencilerimize izzet-ikramda bulunmak için adeta yarış içinde oldular. Yirmiye aşkın kuruluş konukseverliklerinin mutluluğunu yaşarken bu görevi yapamayan Tabipler birliği gibi kuruluşlarda bunu saymayız bir daha bekleriz demekle yetindiler. Siirt medyasında yer alan “Gümüşhaneli Öğrenciler Siirt’te”, “Gönül Köprüsü Dostları Öğrencilerin Hizmetinde” gibi güzel başlıklarla çıkan haberler öğrencilerimizi ilgi odağı haline getirdi. Onurlarına düzenlenen eğlenceler, “Kızlar Tepesini” ziyaret gibi etkinliklerde işin cabası.
Şimdi düşünelim: Bu kaynaşan çocuklar gelecekte birbirlerine taş mı atacak, yoksa birbirlerini kucaklayacaklar mı? Elbette kucaklayacaklar. İşte aziz dostlar... Günümüzdeki kargaşanın temelinde eğitimsizlik vardır. Böylesine bir etkinlik öğrencileri kaynaştırır, sevgiyi öğretir. Barışı öğretir. Kardeşliği pekiştirir.
Son söz olarak, Yunus’un dediği gibi: “Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz.”
Ve unutmayalım renk, dil, ırk ne olursa olsun insanların gözyaşı rengi hep aynıdır.
Yazımızın konusu bugün itibarı ile karşı karşıya kaldığımız terör belası sebebiyle kaybettiğimiz gencecik fidanlarımızın (şehitlerimizin) bir daha geriye dönemeyeceklerinin bıraktığı burukluk ve acısını dile getirmekle ilgili.
1984 yılında başlayan terör olaylarının tırmanarak bugünkü duruma gelmesi belli ki isabetli teşhislerin konulamamasından kaynaklandığı gün gibi aşikar. Yaklaşık 11 bin yaralı ve 5 bin'i aşkın şehidimizin acılarını yakınlarıyla paylaşırken “Şehitler ölmez, Vatan bölünmez” ya da “Vatan sağ olsun” söylemlerini dile getirmek yetmiyor yetmedi. Son 11 şehidimizin acısı ise tüm bunların tuzu biberi oldu. Buda yetmiyor arkası geliyor. Sebep ekonomik de değildir, siyasi yönü ağır basan tam anlamıyla bir isyandır. Noksanı ise sadece babı ali basılmamıştır. Bir can gidince ne olur ya da ne anlama gelir diye bir değerlendirme yapacak olursak 5 bin şehidin canlarının bedeli altında galiba ezilir kalırız. Böyle bir acıyı dile getiren bir yazıyı yazma aşamasında iken Ankara'dan dostumuz Raşit Genç bununla ilgili Yazar Bekir Coşkun'un kaleme aldığı yazısını e-posta adresime göndererek sizlerle paylaşmamı istedi. Duygusal yönü ağır basan ve büyük anlam ifade eden bu metni aynen aktarıyorum.
“Bir erkek gidince;
Kentin tüm yolları çökmüş, Dağları yan yatmış gibi olur.
Bir erkek gidince,
Raflarda kalır dizi dizi kitaplar, çekmecede dosyalanmış evraklar, ödenmiş senet koçanları, su, elektrik faturaları, banka dekontları, maaş ekstreleri, taksit tarihleri, kalın bir defter içinde doğum günleri, baş başa çekilmiş gülen resimler, telefonlar, görüşme günleri, araba anahtarı, cep telefonu, dizüstü bilgisayar, Boynunu büker kalır.
Bir erkek gidince;
Susar dış kapının gürültüsü, Kahvaltı için ekmek almaya, gazete getirmeye giden olmaz.
'Gelince ne gerekli?' diye telefon eden,'Hazırlan, akşam gidiyoruz' diyen,'Boyunbağım nerede?''çoraplarım yıkanmamış mı?', 'Hani beyaz gömleğim?','Anahtarımı unuttum!','Sahi, saatim evde mi kalmış!''Evlenme yıldönümümüz dün müydü?' Sesleri eksilir..
Bir erkek gidince;
Ev kapanmaz ama ışıkları söner, karanlığa gömülür.
Bir erkek gidince bir evden;
Bir dede, bir baba, bir oğul, bir ağabey, bir dayı, bir amca, bir kuzen, bir yeğen, bir torun, bir delikanlı, bir sevgili, bir yiğit, bir savaşçı, bir barışsever, göklerden bir kartal, ormandan bir aslan, bir günün aydınlık kısmı, beynin yarısı, mevsimlerden yaz olanı, kolun iş göreni, ayağın adım atanı kesilir…
Kısacası;
Bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir..
KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Peşlerinde yetim-öksüz kalan çok olur.”
Şimdi birlikte düşünelim, bir erkek gidince bunlar oluyorsa 5 bin erkeğimiz (şehidimiz) gidince ne olur? Onu da hep birlikte yorumlamak gerekmez mi?
İnsan vücudundaki damarlar ne ise bir ülkedeki yol ağıda odur. Yol üzerine söylenen çok güzel halk deyimleri vardır. Bunların en anlamlısı, kuşkusuz Halil Rıfat Paşanın; “gidemediğin yer senin değildir.” Özlü sözüdür. Karayolları kuruluşlarına gidenler bu özlü sözün duvarlarda asılı olduğunu mutlaka görmüşlerdir. Gidemediğin yer senin değildir derken bazı mizahçılar bu kez tapun var mı diye sormazlar mı? Diye de espri yapa dursunlar bazen gitmek istediğin yere gittiğinde geç kalınmış olacağını siyasilere gönderme yaparak asıl konumuzu kısaca özetlemeye çalışalım. Türkiye genelinde ilçeleri ile bağlantısı olmayan tek il konumundaki Gümüşhane'mizin İkisu Şiran yol yapımının 15 yıldır bitirilmemiş olması güzergâhtaki 40'a yakın köy sakinlerini üzmektedir. Bu durum acaba yetkililer tarafından biliniyor mu? Halk deyimi ile yılan hikâyesine dönen bu projenin rüya olmaktan ya da kabus olmaktan ne zaman çıkarılacağını gazetemize kadar gelerek çok sayıdaki yöre halkı ve Şiranlı dostlarımız şikayetle dile getirmektedirler. İkisu Hasköy güzergâhı kısmen tamamlanmış olsa da yol üzerinde; Havriya mahallesindeki H.Dereliye ait ikametgâhın istimlâk işlerinden kaynaklanan gecikme sebebi ile mevzuata meydan okumasına gelip geçenler bir anlam verememektedirler. Asfalt döküm aşamasına gelen bu kısa mesafedeki görüntü kirliliğine son verilmesi acilen talep edilmektedir. Çok önemli diğer bir konu ise Karamustafa Midi mahallesindeki maden için getirilen Devasa iş makinesinin mevcut yollardan geçemeyerek Hasköy yerleşkesinde konuşlandırılmış olması. İstila döneminden kalan yoldaki virajlar büyük araçların geçmesine izin vermiyor. Madeni işleten şirket kendi imkanları ile yoldaki iyileştirme çalışmalarını sürdüre dursun, karayolları yada ilgili kuruluşların yan gelip yatmaya devam ettiklerini herkes söylüyor.Yaklaşık 700 kişinin ekmek teknesi olan maden için ulaşımdaki devlete ait sorumluluk mutlaka yerine getirilmelidir. Valilik, Karayolları, Özel idare ise konuya sıcak yaklaşmalı yöre için önemli geçim kaynağı olan madenin işletilmesi için ilgililere yardım etmek bence yerine getirilmesi gereken görev olmalıdır. Değil midir ki, hava - deniz demir yolu ulaşımından yoksun ilimize yatırımcılar bu sebeple gelmemektedirler. Geriye kalan karayollarımız istenilen standartlara ulaştırılmaması halinde yıllar geçse de her hangi bir yatırımcıya hasret kalacağımızı söylemek yanlış olmasa gerek. Bu gün için Kelkit üzerinden Şiran'a yapılan ulaşım yaklaşık 110 km'dir. İkisu bağlantısı tamamlandığında bu yol 60 km olacaktır. Üstelik çevre güzelliği yönünden olduğu kadar turizm içinde önemli bir güzergâh haline gelecektir. Konumuzun başına dönerek sözlerimizi tamamlayacak olursak yollar bir ülkenin can damarıdır, gidemediğin yer kesinlikle senin değildir.
Gümüşhane gibi küçük kentlerde, yaşanan ve duyulan her olay kısa sürede halkın gündemi olur.
Bu bağlamda, küçük kentlerde, kamu kurumlarında yaşanan olayları da halk yakından takip eder. Vatandaşımız, gördüğü ve duyduğu güzel çalışmaları sessizce alkışlar, dua eder. Ama olumsuzluklar karşısında ise, "Konuşsak sanki ne olacak ki, ne değişecek ki..." ümitsizliğini yaşar...
Kamu kurumlarında zaman zaman yöneticilerle çalışanlar arasında hizmet verimliliğine yönelik görüş farklılıkları yaşanabilir. Bu normal bir olaydır.
Bu farklılıkların ve aykırı düşüncelerin, hizmet verimliliğini artırma noktasında kullanılması gerekirken, yöneticilerin, çalışanlar üzerinde bir baskı oluşturmasına neden olan bir noktaya taşınması, işlerin karışmasına ve sonunda ise, kurumların yüz akı olan elmas kıymetindeki insanların bir anda yok sayılıp görevlerinden alınmasına neden olmaktadır.
Bu gibi durumlarda, üst onay makamlarının çok duyarlı olması gerekmektedir. Sadece kurum yöneticisinin sunduğu bilgiyle, -değişik kaynaklardan teyit alınmadan, araştırılmadan ve gerekirse ilgili muhatapla görüşülmeden- suçsuz insanların bir anda sorgusuz sualsiz kenara itilmelerine onay verilmesinin lügatte izahını bulmak da mümkün değildir.
22 yıl boyunca bir önemli görevi en güzel şekilde yapmış bir bürokrat düşünün. Günün birinde, onun hizmetleri, onun başarısı göz ardı edilerek, görevinden alınıp, bir başka göreve verilebiliyor. Peki suçu ne? Bilen yok...
Kamu kurumlarında yaşanan sorunların pek çoğunda; "müdür ben isem, benim dediğim olacak!.." yanlış yöneticilik anlayışı yatmaktadır. Bunun da temelinde kurum işleyişini, görevini, görev tanımını kendisinden daha iyi bilen personele karşı duyulan hazımsızlığı ve tahammülsüzlüğü de aramak gerekir...
* * *
21 yıldır Sağlık Müdürlüğü'nde Gıda ve Çevre Kontrol Şube Müdürlüğü görevini asaleten ve vekaleten yürüten Sayın Kadriye Demirel, geçen hafta içinde, isteği dışında görevinden alınıp başka bir göreve veriliyor. Duyumlar bu yönde...
Bu ilde yaşayan herkes Kadriye Demirel'i tanır. Onun adı anıldı mı orada doğruluk vardır, dürüstlük vardır, her şeyden öteye de eşitlik vardır.
Gümüşhane Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarından beri tanıdığım Sayın Demirel, bırakın hizmet verirken yanlış yapmayı veya yanlışa taviz vermeyi, kendi şahsi işlerinde dahi doğrudan ayrılmama noktasında kendisine bile en acımasız tavrı alabilecek güçlü karakterde bir şahsiyettir.
Bu ilde bir anket yapılsa, Sayın Kadriye Demirel örnek devlet memuru olarak birinci sırayı alır.
Kadriye Demirel, gıda ve çevre kontrol konusunda Gümüşhane'nin arşivi ve hafızası olmuş bir bürokrattır.
Sayın Demirel de diğer bürokratlar da amirleriyle aynı düşünmek zorunda değillerdir. Ama işin en ilginç yanı, bir yöneticinin, böyle başarılı bir bürokratla ilgili düşünce tasarrufunun üst yöneticiler tarafından herhangi bir incelemeye tabi tutulmadan anında değerlendirmeye alınmış olmasıdır.
Eğer Sayın Kadriye Demirel'in asıl görevinden alınıp başka bir göreve verildiği duyumu doğruysa, ilgili tasarrufun tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Bu tasarrufa katkısı olan insanlar yarın ve yarınlarda "Başarılı insanları harcama makinesi" olarak anılmak istemiyorlarsa bu tasarruflarından geri dönmelidirler.
Zaman tünelinde Eskişehir’den köydeki ilkokul yıllarına yolculuk ediyorum. Bu yolculuğa niçin başladığımı ne siz sorun nede ben söyleyeyim. .
Otuz yıllık bir geçmişe, yolculuk etmenin tarifsiz bir hasreti ve mutluluğu var içimde.
Babaannemin elimden tutup okula ilk başladığım günden başlıyor yolculuğum. Sınıf cıvıl cıvıl ve kalabalık. Kimler yok ki…Gülperi Turhan,Neşe Demirel,Erol Turhan,Ejder Turhan,Tuna Turhan,Songül Ergin,Servet Ergin,Turan Demirel,Abdulbaki Ergin. Hatırlayabildiklerimden bazıları. Hepsine buradan kucak dolusu selamlar.
Şimdi okullu olduk Sınıfları doldurduk Okul bizim yuvamız Yaşasın okulumuz…
Mısralarını bizlere ilk günden öğreten sevgili öğretmenim Kemal Turhan’ın elinden öpüyorum. Köyümüzde yüzlerce gence okuma yazmayı öğreten sevgili öğretmenimin hakkı ödenmez. O yıllarda okulumuzda görev yapan merhum Süleyman CAN,Mustafa BOZALAN , Mevlüt BALKİ ismini hatırlayamadığım diğer hocalarımıza Allahtan rahmet diliyorum.
Özellikle merhum Mustafa BOZALAN’ın tahtaya yazmış olduğu rakamların güzelliğini unutamam. Süleyman CAN’ın disiplini ve kıyafetine olan titizliğini bilmem anlatmaya gerek varmı..
Beş yıl bizleri okutan değerli öğretmenim Kemal Turhan’ın sınıfımıza gelişini okulun penceresinden takip eder ona göre kendimize çeki düzen verirdik.
Bazen okula yağız atıyla gelip okul dışındaki zamanlarında atıyla onu izlerken heyecanlanırdık. Hocamızın açık mavi renkli Tames marka kamyonun sürekli çayırda park halinde görürdük.Bu kamyon ile öğretmenimizin ara sıra köy halkının yardımına koşması başkaydı.
23 Nisan çocuk bayramı ve Hıdrellez günlerinde öğretmenimizin bizi yaylaya pikniğe götürmesi, yayla çiçeklerini topladığımız ne güzel günlerdi.
Milli bayramlarda okulumuzu bir gelin gibi süsler bir birinden güzel piyeslerle velilerimizle eğlenirdik.
Bizim bir üst sınıfımızda okuyan ablam Hakime (Turhan) ZAL hanımın ismine uygun kendisine verilen “Hakim” hanımlık rolü muhteşemdi. Piyesdeki suçlu Necati Turhanı yargılarken “Çağırın şu mübaşiri” sözlerine karşılık Bahtiyar BOZALAN’ın mübaşir olarak heyecanlı sesi hala kulaklarımda….
Okulumuzda okuyan bütün öğrencilerin yılda bir gün yayla yolundaki taşları topladığımız hiç unutulur mu. Özel ve güzel günlerdi.
Köyde elektriğin olmadığı yıllar. Gaz ve idare lambasının altında ödevlerimizi yaptığımız geceler geliyor aklıma. Yer sofralarında ders çalışırdık ödev yapardık. Komşuların bir araya gelip uzun kış gecelerinin tatlı sohbetleri kulaklarımda hala. Merhum Babaannemin, Seher ve Hatice Ninenin soruları ve bilmecelerine ödevlerimizi bitirince cevapladığımız anlar geçiyor aklımdan. Hey gidi günler…
Köydeki doğal yaşamın bizlere sunduğu nimetler gözümde canlanıyor. İlk öğretim yıllarımın otuz yıllık uzağında şimdi Mis gibi fırında pişen köy ekmeği kokusunu alıyorum. Annemin bizim için fırına koyduğu küçücük golotların içindeki yumurtaları avuçlamanın tatlı heyecanını yaşıyorum.
Sabah kahvaltısında doğal sütü yer sofrasında içip okula gitmek üzere ayrılıyorum evden. Bir solukta kavrele (bir yer adı) çıkıp sessizce çakırlıya doğru okul yolunda ilerliyorum. Mis gibi kokan gül ve menekşe çiçeklerini yakamıza takarak. Bizi biz yapan okuluma ve sınıfıma girip sıramda öğretmenim Kemal Turhanı arkadaşlarımla birlikte bekliyorum…Gelmeyince otuz yıllık yolculuğum sona eriyor…
Neden Çocuklar? Çünkü onlar bizim geleceğimiz, daha doğrusu sevgi çiçeklerimiz... Gençler de bizim, çünkü onlarda dünün çocukları idi. Çocuklar ve gençler, her iki kesimde bizim istikbalimiz, üzerlerine titrememizin nedeni de işte bu. Üzerlerine titrerken yapılacak ilk iş onların iyi bir eğitimden geçirilmiş olmaları. Bu eğitim sonunda nasıl bir kişilik kazanacaklarına dair dostumuz Hasan Pir’in 3 Mayıs 2010 günkü köşe yazısında dile getirdiklerine kulak vermek yeterli olur kanısındayım. Hasan Pir kardeşimizin o nefis yazısını keyifle okurken, aklıma gelen çocukların konusu galiba bana kaldı, diye bugünkü yazımızın konusunu “ÇOCUKLARI ANLAMAK” olarak seçtim. Kuşkusuz “ÇOCUKLAR” üzerine yazılacak yazılar bu satırlara sığmaz. Çoğu ailelerin çocuklarla iletişim kurarken ön yargılı davrandıkları, azarladıkları bilinen gerçeklerdir. Hatırda kalması bakımından ön yargılı olmamayı dilerseniz bir fıkrayla anlamlı hale getirelim. Belki de bilirsiniz. Dilden dile anlatılır. Televizyon arıza yapmış. Tamire gelmiş televizyonun arka kapağını açmış ki ne görsün.. Bir sürü ekmek kırıntısı. Tabiiki kimin yaptığını hemen anlamışlar. Evin henüz 4 yaşındaki yaramaz kızı. Baba küçük kızına öfkeyle çıkışır ve hatta kendini tutamaz bir tokatta patlatır. Fakat anne, babasının aksine çocuğuyla konuşmayı denemiş. Çocuğunu dinleyen anne hüngür hüngür ağlamaya başlamış, Meğer çocuk, ekranda Afrika’daki aç çocukları gördükçe mutfaktan ekmek alıp TV’nin açık bulduğu tek yerinden arkadaki ızgaralardan içeri atıyormuş. Bu hikayeden hasıl olan anlam; kuşkusuz “DİNLEMEDEN YARGILAMAYIN” yani ön yargılı omayın. Lütfen çocuk safiyetimizi kaybetmeyelim.. Rikkat’a dikkat edin.
Kent nüfusu her ne kadar erozyona uğramış olsa da kökler yinede yerli yerinde duruyor. Geriye dönüşle birlikte bazı köylerimizdeki nüfus artışı geleneksel Bağ- Bahçe- Bostan işlerine de ister istemez bir hareketlilik getirmiş oldu. Köy yaşantısı bu. Kedin, köpeğin, koyunun, sığırın, atın, eşeğin olacak. Horoz ve tavuksuz elbette olmaz. Ezan sesinden sonra sabahın seher vaktinde başlayıp zamanlı yada zamansız ötüşü ile yaşantımıza renk katan horozsuz bir köy düşünülebilinir mi?. Tüm bu güzellikler insanları o kadar etkiliyor ki, kalkınmış ülke insanları yani varlıklı aileler çiftlik yada köy hayatını tercih ediyorlar. Ülkemizde de bu yaşam biçimi gittikçe hız kazanıyor diyebiliriz. Böyle bir yaşantıyı geçtiğimiz hafta sonu yolumuzun düştüğü DÖRTKONAK köyünde görme imkânı bulduk. Yol güzergâhımızda etrafı süsleyen baharın müjdecisi mor menekşe ve sarı renkli tutya (çuha çiçeği)çiçeklerinin boynu bükük bakışları arasında ulaştık Dörtkonak köyüne. Yeşilin tüm tonlarının hayat bulduğu bu şirin köyde bizi karşılayanlar Atatürk'ün deyimi ile hakiki üretici olan köyün efendileri oldu. Köklü ailelerden İbrahim Demirel elinde bir avuç aşı(sürgün) ile göründü. Bu ne hal? İbrahim dayı dedik? Görmüyor musun aşı kalemlerini. Aşı yapacağım demez mi? Yavv sen emekli bir baş makinistsin ne anlarsın aşıdan. “Yoo oğul! İş değişti emek vermezsen toprağa erken alır seni sonra” cevabı karşısında kendisini kutlamaktan başka elimizden ne gelebilirdi ki. Derken yanımızdan ayrıldı biraz sonra elleri boş yanımıza döndü. Ne o erken bitirmişin aşıyı dedik. Yeğen dedi burada da iş değişti. İşi ustasına verdik. Meğer bizim Selime gelin aşı ustasıymış. Tüm yaban ağaçlarını aşılarmış. Kendisi zaten bir usta ailesi çocuğu beyi, kayınları, dedesi, dayıları hep usta Selime gelin bu işinde oldukça gayretli. “zaman buldukça tüm yaban ağaçlarını aşılayacağım amca” dedi. Ve anladık ki Dörtkonak ta (Edire) sadece erkekler mahir değil hanımlarda ustaymış. Ne denir böyle usta ellere. Ancak öpülür. Ne var ki; bu köy hizmetten yoksun. 1,5 km asfalt her nedense esirgenmiş. Bu hale mi düşecektin DÖRTKONAK…
Türk ulusu yüzlerce yıl “irade-i seniye”ye (sultan idaresi) bağımlı olarak sürdürdüğü siyasal yaşamına 23 Nisan 1920 günü yani bundan 90 yıl önce son vererek “ irade-i milliye” (ulusal irade) dönemini başlatmış Türk ulusu bu atılımı ile halkın egemenliğine dayanan siyasal bir rejim sistemini kabul etmiştir. Ulusal yazgısına el konulan 19 Mayıs 1919’dan tam 11 ay 20 gün sonra Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleştirilen TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILIŞI ile tek adam yönetimine son verilmiş çoğunluğun hakim olduğu yönetim sistemi hayata geçirilmiştir. Bu yüce meclisin başardığı işler bir sıralamaya tabi tutulacak olursa bunların başında hiç kuşku yok ki kurtuluş savaşının başarılmış olması başta gelmektedir. Bu hareket bağımsızlık mücadelemizin önemli dönüm noktalarından birisi olması bakımından her yönüyle hatırlanması ve başta çocuklar olmak üzere gençlere ve herkese bu günün manevi önemi kavratılması 23 Nisan’ın bir bayram günü olarak kabul edilmesi ile ancak mümkün olabilirdi. Ve öylede oldu. 90. yaş gününü önümüzdeki 23.04.2010 (Cuma ) tarihinde kutlayacağımız bu milli bayram 1935 yılından beri “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlana gelmektedir. Geleceği tanzim edecek olan çocuklarımıza bu günün mana ve öneminin etkili bir biçimde kavratılması bakımından bu bayramın adına çocuk bayramı denmesinin temelinde yatan gerçeklerden birisi de bu olsa gerek. Bu anlayışa 1979 yılında yeni bir anlayış daha eklenerek dünya çocuklarının da katılımı ile kutlamalar daha anlamlı hale getirilmiştir. TRT Ankara Televizyonun öncülüğünde gerçekleştirilen bu atılım son yıllarda kırka aşkın ülke çocuklarının katılımlarıyla coşkulu bir biçimde uygulanmaktadır. Atatürk’ün bu günün çocukları yarının büyükleridir “ yurtta barış dünyada barış” özlü sözlerine koşut olarak gerçekleştirilen bu düşüncenin çağımızda iletişim içinde olduğumuz dünya çocuklarına da yansıması bakımından önemli bir etkinliktir diyebiliriz. Bu sayede kurulan dostluklarla gelecekte Türk dostu birçok misyonerin yetişmesi de söz konusu oluyor demektir. Çocukların olduğu kadar büyüklerinde, “bu bayram zamanında bizimdi. Kimseye vermeyiz” şeklindeki değerlendirmeleriyle de büyüklerinde bayramı olan, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı coşkuyla kutlanmalı iç ve dış egemenlik tam bir bağımsızlık anlayışıyla sürdürülmelidir. Bayramı bize hediye eden başta Atatürk olmak üzere şehitlerimize gazilerimize şükranlarımızı sunuyor ulusumuz için mutlu günlere koşma dileklerimizi yineliyoruz.
İnsanların alıştığı, sevdiği topraklarda, sevdiklerinin bulunduğu, kendini mutlu hissettiği yerlerde yaşamak istemeleri en doğal haklarından biri. Ama bazen ayrılıklar, gurbet ya da gurbet hissiyatında bir hayat, bazen iş, bazen ideal hayaller gereği ya da çeşitli başka sebeplerden dolayı kaçınılmaz bir hal bir yaşam tarzı olabiliyor...
Zaman zaman gurbet, ayrılıklar konusunda düşüncelerimizi çeşitli şekillerde dile getirir, duygularımızı paylaşırız... ’Gurbet garip için zor bilmecedir’... ya da ‘’Gurbet o kadar acı ki...’’ diye başlayan hüzünlü nağmeler kulağımıza gelir, bizleri bir hüzün çemberine sarar sarmalar ve alır bir yerlere götürür sevgili dostlar…
Ayrılıklardan kurulmuş hayatlar birbirlerine benzer. Kimi anadan babadan kimi de evlatlarından, kimi de vatandan, yardan ayrılmıştır, hasret duygularıyla yürekler yanıp tutuşmuştur...
Aslında Dünya hayatı, biz dünya sürgünü olan insanlar için başlı başına gurbet değil midir ? Ama Rabbimiz bize bahşetmiş belirli bir süre için dünya hayatını ve tüm güzellikleri de biz insanlar için var etmiş. Dünyayı cennet bahçesine ya da cehenneme çevirmeyi insan iradeleri belirlemiş... Acısıyla, tatlısıyla, hüzünlerimizle, sevinçlerimizle yaşayıp gidiyoruz...
Eskişehir’de gurbeti yaşarken gurbet ve sıla ile ilgili yazı yazmanın ne denli zor olduğunu anlatmak zor. Kelimeler bir birine nazire yaparken yoğun gurbet düşünceleri sarmalından çıkmak için içinizdeki denizlerin kapaklarını açabilirsiniz. İki damla göz yaşı her şeyi anlatmaya yeterde artar bile…
Aslında düşünürsek tüm sevdiklerimizin her zaman yanımızda bulunması mümkün değil, bir tek sevdiğimizin bile yakınımızda bulunması bir nimet değil midir? Şükür gerektirir. Yaşamak, sevmek ve sevilmek değil midir? Hayatın tadı da sevgiyle başlar, her daim yüreğimizde olan sevgiyle yaşanır tüm güzellikler...
Sevgi hep içimizde o halde mutluluklar neden hep bizimle olmasın? Ayrılıklar bazen kaçınılmaz. O yüzden bunu bir dram haline dönüştürmeden mutlu olmaya çalışmak en güzeli değil midir ? Zaten bir süre sonra uzaklığa da ayrılıklara da alışılmaz mı ? Zaman gelir hasretliklerde giderilir... Yeter ki sağlık olsun, gönüller bir olsun.
Son söz ; Hayat nehrinin yatağı değişip başka yönle doğru akmaya başlayabilir.Çok güçlü akıntılar sebebi ile ve sebepler zincirinin bir sonucu olarak hep bir arada kalacağımız gibi yaşadığımız en yakınlarımızla birbirimizden mesafelerce uzaklara düşeriz. Anne baba evladından,kardeş kardeşinden ve dost dostundan …hep bir arada kalmanın imkanı yoktur.artık bedensel anlamda. Birinin diğerine özlemleri vardır. Bizde olduğu gibi…
Türk emniyeti açısından önemli bir km taşı olan 10 Nisan 1845 tarihinde ZABITA olarak nitelenen emniyet teşkilatına POLİS adı verilerek yeniden yapılanmanın temelleri atılmış o gün bu gün 10 Nisan günüde POLİS GÜNÜ olarak kutlanmaktadır. Her önemli günde olduğu gibi Polis Gününün temelinde de yatan tarihi gerçek, kuşkusuz devletin kolluk kuvveti olarak halkın huzur ve güven içinde yaşamasını sağlamak gibi ulvi bir görevin yerine getirilmesi gerçeğidir. Polis bu gerçeğe uygun olarak görevini yerine getirirken önceden belirlenmiş müeyyidelere uymak ve hükümet tarafından alınan ve yerine getirilmesi istenen kararların icrasını da sağlamakla yükümlüdür. Son yıllarda çıkarılan Polis vazife ve selayetlerine ilişkin bir dizi kanunlarla her ne kadar polisin harekât alanı daraltılmış olsa da Türk Polisi bu olanaksızlar karşısında dahi görevini büyük bir özveri içerisinde yaptığını bir Polis amcası olarak sürekli gözlemleyenlerdenim. Polis bizim Polisimiz. Babamız, amcamız, kardeşimiz ya da teyze, dayıoğlu kısaca en kötü ihtimal bir akrabamız olduğuna göre; polisimize olumsuz gözle bakma şansımız olabilir mi? Olamaz. Böyle bir hakkımızda yok. Peki öyleyse Polisimiz neden taşlanıyor? Neden arabaları yakılıyor? Belli ki bu noktada bir açmaz var. Bu açmaz sürekli Polisten özverili davranması gerektiği açmazıdır. Polis haklının yanında haksızın karşısındadır. Bunu biliyoruz ancak haksız olan da bir yurttaş değil mi? Onun hiç mi hakkı yok? İşte bu durumda Polisimizin çok duyarlı ve dikkatli olması lazım. Örnek olması bakımından son günlerde Ankara'da Tekel işçilerinin hak araması istekleri karşısında Polis'in takındığı tavır. Bir gün önce üzerlerine biber sıkan Polis bir gün sonra eylemine müdahale ettiği direnişçiye, “gribe biber gazı iyi gelir” şeklindeki espriyle karışık samimi diyalogu içerisinde olması Polis Halk ilişkilerindeki anlayışın olumlu bir noktaya taşınması bakımından bence güzel bir örnek. Yani Polis görevini, “görev kutsaldır” anlayışı ile canını hiçe sayarak yapıyorsa bu görev anlayışı asla göz ardı edilmemelidir. Polis günü dedik. Polisimiz bu günde acaba neşelenip bayram yapabilecek, ve bu mutlu tabloyu yaşayabilecekler mi? Bence biraz zor ihtimal! Şöyle ki : haftada 40 saat değil 72 saat hatta bazı haftalar 140 saat çalışan polis hala 657 sayılı devlet memurları kanunu statüsünde değerlendiriliyor ve özlük hakları yönünden bir iyileştirme içinde olmuyor ve bu konuda olumlu bir müjde de alamıyorsa, Polisimiz için her gün Polis Günü olsa ne çıkar? Bu gün ki yazımızı hemşerimiz EROL ELMAS'IN “fıkra değil gerçek” adlı yapıtından aldığım Temel'imsi bir fıkrayla bitirerek birazcık olsun Polislerimizi güldürelim. “Hava yağışlı zemin kuru” Merkez 59.45 (trafik ekibi) mevkii ve yol durumunu bildir? Merkez, hava yağışlı, zemin kuru. Yolda kalan yok. Merkez -59.45 Yakın kanala geçin ( yakın röle kanala geçerler) Merkez konuşuyor : Hava yağışlıysa zemin nasıl kuru oluyor? -Biz Anonsu yaparken tünelden geçiyorduk efendim…
165. kuruluş yıl dönümünde Polisimizin bu özel gününü yürekten kutluyor, Polislerimizin özlük haklarına ilişkin iyileştirmelerin bir an önce Yüce Meclisten geçmesini diliyorum.
Keşke gerçek hayatta, okullarda öğretildiği gibi her sorunun tek bir cevabı olsaydı da bizlerde yapılan hataları eleştirmek zorunda kalmasaydık... O zaman hayat ne kadar kolay olurdu değil mi? Atatürk’ün dediği gibi: “Hayat bir mücadele ve müsademe sürecidir.” Bu ortamda iş yapan insanlarımızın bilerek yada bilmeyerek hata yapma riski ile karşı karşıya kalmalarının ihtimal dahilinde olduğunu da hepimiz biliyoruz. Bu hatalardan dolayı insanları eleştirmek yerden yere vurmak, örselemek hakkımız olsa bile bunu yaparken dinlemeyi yeğleyip sonrada insaf ölçüleri içerisinde eleştirel hakkını kullananlardan biriyim. Bu hakkımızı kullanırken bazen eleştirdiğimiz insanlarımızdan; vur fakat dinle diyerek sitem edenlerin haklılığına da evet demek durumunda olduğumuzu da kaydetmeliyim. Kamuyu bilgilendirme adına görev yapan gazeteci arkadaşlarımın kendi takdir hakları saklı kalmak kaydıyla eleştirme hakkını kullanırken de bunu bir sorumluluk anlayışı içerisinde ve kantarın topunu kaçırmadan yapmaları gerekir diyede düşünmekteyim. Bu anlayışla hareket edilmesi halinde işin içerisinden daha kolay çıkılabileceğini haddim olmayarak salık verip bir fıkrayla “eleştirel hakkı”nı somut hale getirmek istiyorum: Fıkra bu ya: Ressamın biri harika bir tablo yapmış... Tabloyu beğeneceğini umduğu bir üstada gidip, `Efendim nasıl buldunuz?` diye sormuş. Üstad, `Tablonun ne kadar güzel olduğunu gerçekten öğrenmek istiyor musun?` diye sormuş. Genç ressam sonuçtan emin, `Pek tabii` demiş. Üstad, `O halde, tabloyu sokağın başındaki panoya as... Yanına da bir kalem koy ve yoldan geçenlere `Gördüğünüz hataları işaretleyin` diye yaz. Ertesi sabah git, tabloya bak ve sonucu kendi gözünle gör` demiş. Genç ressam üstadın dediklerini yapmış. Ertesi sabah heyecanla tabloyu astığı panoya gitmiş... Ne görsün? Tablo çarpı işaretlerinden geçilmiyor! `Eyvah!...` demiş genç ressam `Yaptığım tablo bu kadar kötü değildi... Bu haksızlık` diye söylenerek, üzüntülü bir halde eve dönerken yolda üstadla karşılaşmış... Üstad, onlarca kez tecrübe ettiği sonucu önceden bilmenin rahatlığı içinde sormuş, `Ne oldu?` Genç ressam, `Şey` demiş, `Sonuç berbat!.. Artık resim yapmayacağım!` Üstad, `Olmaz öyle şey` demiş, `Senin tablo harikaydı...` `Ama nasıl olur, harikaysa bu kadar çarpı niye?` diye itiraz etmiş, genç ressam... Üstad, `Git tabloyu yeniden yap... Sonra aynı panoya as... Ama bu defa yanına kalem yerine, tual, boya ve fırça koyup, şu yazıyı yaz... Bundan daha iyisini yapabiliyorsanız, lütfen yapın, de... Ertesi gün de git, tabloya bak. Genç ressam, üstadın dediklerini uygulamış... Ertesi gün gitmiş, tablo, tual, boya ve fırça yerinde duruyor ama değişen hiçbir şey yok. Bir hafta sonra gitmiş, yine değişen bir şey yok... Bir ay sonra, sonuç yine aynı... Pek mutlu olmuş, üstada gelip sormuş... `Efendim ben anlayamadım... İlk tabloyu berbat eden insanlar, ikincisinde neden hiçbir değişiklik yapmadılar?` Üstad gülmüş ve demiş ki, `Dünyanın en kolay işi eleştirmek! Ama dünyanın en zor işi kendini o işten sorumlu hissetmek... Sen, ilkinde insanlara eleştirme hakkını verdin, ikincisinde ise sorumluluğu verdin. Kolay olanı herkes çekinmeden yaptı. Ama zor olana kimse yanaşmadı. Olay bu kadar basit` demiş. Çifte kavrulmuş lokum tadında. Eleştirmek mi? Evet ama empati yaparak ve de sorumluluk anlayışı içinde.
Nevruzu kutladılar diyorum, çünkü ben gibi düşünen kahir bir ekseriyet marijinal görünümlü böylesine bir kutlamaya k atılmadılar. Şenlik dediğin bayram dediğin evlerimize girmeli gönlümüzde ve halkın gönlünde yer etmelidir diye de düşünmekteyim.
Türk dünyasının ortak bayramı olan NEV-RUZ farsça kökenli bir sözcük olup Yeni-gün yani baharın müjdecisi anlamına gelmektedir. 1984 yılında başlayan güneydoğu olayları ile özdeşleştirilmeye çalışılan bu anlamlı gün Türk dünyasının bayramı olmaktan çıkarılıp Sapık bir ideolojinin (PKK ve Yandaşlarının) bayramına dönüştürülmek istenmesi kuşku götürmeyecek kadar açık ve net. Yapılan provakatif eylemlerden de bunu anlamak mümkün.
Neyseki 1991 Yılında TÜRKİ Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşması ile Türkiye'mizinde gözü açılarak Nevroz bahar bayramı olarak yasal hale getirildi. Ve kısmen de olsa terör yanlılarının da sultasından kurtarılmış oldu. Buna rağmen nevruz yeni gün ama yapılanlara baktığımızda Aynı hamam aynı tas yerinde duruyor gibi.. Bir bayramki herkes kaygılarını bir kenara atacak ortak değerlerde buluşacak felekten bir gün çalacak. Ülkenin bir yöresinde ve metropol kentlerde hiçte böyle değil. Neler yapılıyor. PKK adına... Duymak istemediğimiz kahreden türünden eylemler. Bir zamanlar İşgal altındaki Ülkemizde Kürt-Teali cemiyetinin yapamadığı rezillikler. Ne diyor sakıt milletvekili Tuğluk. Ya çöz yoksa çözülürsün. Açılan pankartlar da bebek katilinin adını vererek. Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız. …Adresimiz İmralı diye nevruzla alâkası olmayan söylemler …. Öte yandan İstiklal marşı söylenerek gerçekleştirilen kutlamalarda üst düzey yöneticilerimizin Birlik ve beraberliğe çağrı yaparak gönül kazanma adına yaptıkları göstermelik oyunlar bilmem işe yarıyor mu? Yani ömründe bir kez ateşten atlamayan, demir dövmeyen nevruzu kitaplarda okuyan seçkinlerimiz bizleri ortak paydada buluşturabildi mi? Yaygın basına baktığımızda nevruzun coşkuyla kutlandığı haberlerini okuyoruz. Peki taşlanan güvenlik güçleri Yakılan otolar atılan molotof kokteyleri bunlar neyin nesi. Herhalde şenlik havai fişekleri değil. Sonuç olarak Nevruz bir bayram olarak devletin denetiminde kutlanıyorsa ki kutlanıyor. O zaman bu bayramı adam gibi kutlamayıp Pkk bayramına dönüştürmek isteyenlerin kafasına devlet otoritesi bir balyoz gibi inmeli. Kuzey Iraklı Kürt giysilerini giyenlerde bunu anlamalı. Bence En büyük Balyoz hareketi bu olmalı.
Ulusların yaşantısında ekonomik bağımsızlık ne kadar önemli ise; eğitimde bir o kadar hatta ondan daha fazla önemlidir. 1848’de başlayan öğretmen yetiştirme serüveninin günümüzde ulaştığı boyutu ise kuşkusuz güven vericidir. Bu konudaki duygularımızı paylaşan İlimiz Mareşal Çakmak Anadolu Öğretmen Lisesi Müdürü Sayın Hasan Taş yaptığı açıklamada şu görüşlere yer veriyor. Bir bölümünü birlikte okuyalım: “...Milletimizin; kültürel, sosyal ve ekonomik yönden ilerlemesinde önemli bir görev üstlenen öğretmenlerimizin, tarihi gelişim içerisinde çeşitli kaynaklardan yetiştirildikleri bilinmektedir. Bugünkü manada ve sadece öğretmen yetiştirmek için 16 Mart 1848 tarihinde İstanbul'un Fatih ilçesinde Mekatib-i Umumiye Nazırı Kemal Efendi öncülüğünde, ilk kez bir öğretmen okulu Darülmuallimin-i Rüşdi adıyla açılmıştır. Öğretmen okulları geleneği, Başöğretme-nimiz Mustafa Kemal'in önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetimiz döneminde de değişikliklerle birlikte devam ettirilmiştir. Çünkü, öğretmen; ülkesinin tüm insanlarına sevgisini, bilgisini sunan; böylelikle ülkenin aydınlanma sürecini gerçekleştiren öncü kişidir. Devletimizin kurucusu Atatürk, 25 Ağustos 1924 tarihinde Ankara'da toplanan Birinci Muallimler Kongresi'nde biz öğretmenlere “Öğretmenler! Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbileri! Yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizlerin eseri olacaktır.” diyerek, biz öğretmenlere verdiği önemi belirtmiştir. Öğretmenlik, herkesin yapabileceği bir meslek değildir; öğretmenlik, gönül mesleği, sevgi mesleği, özveri mesleğidir. Çağdaş yönetimlerde insana önem verilir. Öğretmenler, günümüzdeki değişime, gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduran kültürlü insanlardır. Öğretmenlik bir aşk işidir. Öğretmenlik bir sanattır; çünkü öğretmenin yaptığı her iş, bir sanatçı becerisini gerektirir. Öğretmenlik bir sanattır; çünkü öğrencilerle iletişim kurmak bir sanattır; öğrencilerin anladığı dilden konuşmak bir sanattır; çocukları sevmek bir sanattır. Büyük devlet adamları, büyük alimlerin rehberliğinde yetişmiştir. Tarihte, çoğu imparatorluk olmak üzere, 16 büyük Türk devleti kuran o büyük dehaların yetişmesi, hep eğitimciler sayesinde olmuştur. Alpaslan'ı yetiştiren Sarı Hoca ve Küpeli Hafız; Melikşah'ı yetiştiren Nizam'ül Mülk; Anadolu'yu karış karış gezerek halkını aydınlatan Yunus Emre; Moğol zulmünü yok eden Mevlana; Osman Gazi'yi yetiştiren Şeyh Edebali; çağ kapatıp çağ açan Fatih'i yetiştiren Ak Şemseddin ve Molla Gürani; “Hocaların bindiği atların ayaklarından sıçrayan çamur, bizim için şereftir.”diyen Yavuz'u yetiştiren Zembilli Ali ve Cemali Efendi; milletine güzel ve ilmi sözlerle ders veren Nasrettin Hoca ve Mustafa Kemal'i yetiştiren Mustafa, hep öğretmendiler. Anadolu Öğretmen Liseleri, öğretmen okulları geleneğinin devamı niteliğindedir. Anadolu Öğretmen Liseleri'nin amaçlarından biri de öğretmen yetiştiren yükseköğretim kurumlarına öğrenci hazırlamaktır. Bu açıdan bakıldığında, Anadolu Öğretmen Liseleri'nin, öğretmenlik mesleğinin kutsallığı ve nesillerin yetiştirilmesindeki önemi daha iyi anlaşılacaktır...”
Kış sporlarına neden değinme ihtiyacını duyduk sorusuna kısa bir açıklama yaparak asıl konumuzu işlemeye çalışalım. Doğumu ve çocukluğu köy orijinli olanlar için doğa ile iç içe yaşamak ve haşır neşir olmak şehir hayatına göre onlar için tabii bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam biçimi içinde ilkel de olsa yapılan sporların ayrı bir özelliği vardır. Ata binmek, cirit atmak, güreş tutmak, koşmak ve en önemlisi kızakla ya da kısmen de olsa ağaçtan yontma SKY ler üzerinde kaymak. Her yörede olduğu gibi bizim yöremizde de çocuklar ve gençler için ayrı bir tutkudur. Bu spor dalları günümüzde ise erişilen ekonomik güç ve sosyal yaşantıdaki iyileşme sebebiyle eskiden ilkel teçhizatla yapılırken günümüzde maliyeti 3 ile 5 bin TL ye mal olan teçhizatlarla yapılmaktadır. 1970 lerde tahta kayaklarla yarışa katılan sporcularımızın bu gün kemik veya cam elyaflı tabanlı kayaklarla yarıştıklarını gördükçe 2011 dünya üniversiteler arası kış sporlarının Erzurum da; yaz sporlarının ise Trabzon da niçin yapıldığını daha iyi anlıyorum. Buraya kadar güzel ve hoş… Bundan sonrasına bir bakalım ve atacağımız oltaya acaba balık takılacak mı? 4 yıl öncesinde bu köşemizde ısrarla dile getirdiğimiz, ara ara hatırlattığımız ve halen peşini bırakmadığımız Süleymaniye kayak merkezinin faaliyete geçirilerek alternatif bir tesis konumuna getirilmemiş olması Gümüşhane için kaybedilen bir fırsat değil mi? Bundan ümidimizi keserek ikinci bir fırsatı kaçırmayalım diyoruz ve 2011 yaz sporları için Trabzon da yapılacak olan alt yapı tesislerinden bir tesis de örneğin 80-100 kişilik eğitim kamp merkezi Gümüşhane için düşünülemez mi diye soruyoruz? Spordan sorumlu Devlet Bakanı Sayın Özak bu bağlamda Gümüşhane içinde bir şanstır. Bu konuda milletvekilimiz Sayın Kemalettin Aydın'ın da beyanatı vardır. Sayın Özak'ın meseleye sıcak bakacağını var sayarak Trabzon'a en fazla 100 km mesafede olması gereken 80-100 kişi kapasiteli eğitim ve kamp tesisinin İkisu civarında bir araziye yerleştirilmesi mümkün olabilir diye düşünmekteyim. İkisu mevkii karaca mağarası ayağında ve İkisu Şiran yol ayrımı üzerindedir. İl merkezinden ve Trabzon'dan gelecekler için ulaşım kolaylığı ve turistik değeri vardır. Erzurum Palandöken için devletin ilk etapta 200 milyon YTL ödenek ayırdığını düşündükçe bakalım garip Gümüşhane'mizde yakınında paylaşılan bu pastadan bir pay alabilecek mi? Bekleyelim ve görelim, attığımız oltaya acaba bir balık takılırmı diye…